top of page

Hayatın Dört Büyük Sorusunu Yeniden Düşünmek

  • Yazarın fotoğrafı: Elif Tuğçe Yasin
    Elif Tuğçe Yasin
  • 17 May
  • 3 dakikada okunur

Psikiyatrist ve yazar Irvin Yalom, insan olmanın dört temel sorunu olduğunu söyler: ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlam. Bunlar bize uzak, felsefi meseleler gibi görünebilir. Oysa hiçbirimiz onlardan kaçamıyoruz. Her biri, hayatın bir yerinde (bir kayıp anında, bir kavşakta, sessiz bir gecede) kapımızı çalıyor. Ama bu soruların herkes için aynı şekilde yaşanmadığını fark etmişsinizdir. Bir kadının "özgürlüğü" ile bir erkeğin "özgürlüğü" aynı değildir. Anlamsızlık hissi de, yalnızlık da, hatta ölüm korkusu da toplumsal cinsiyetle şekillenir. Bu yüzden bu büyük soruları bir de feminist bir mercekten yeniden düşünmeye değer.


Özgürlük: kimin için, ne kadar?


Varoluşçu düşünce özgürlüğü çok yüceltir: seçiyoruz, sorumluyuz, hayatımızı kendimiz kuruyoruz. Güzel bir fikir. Ama bu fikir, hepimizin aynı koşullardan başladığını varsayıyor. Oysa başlamadan önce bile farklı yerlerde duruyoruz. Bir kadın "özgürce" iş değiştirmek istediğinde, arkasında kimin çocuk bakacağı, kimin yemek yapacağı soruları vardır. Bir erkek aynı kararı verirken çoğunlukla bu soruları kendi yükü olarak taşımaz. Bir kadının "gece geç saatte yürümek" özgürlüğü, onun güvenlik hesaplamalarına bağlıdır. Bir erkeğin "kırılgan olabilme" özgürlüğü, büyüdüğü "erkek ağlamaz" dünyasıyla sınırlıdır. Özgürlük gerçektir ama hepimize eşit dağıtılmamıştır. Bunu görmek, özgürlükten vazgeçmek değil, onu daha dürüst konuşabilmektir. "Neden bu seçimi yapamıyorum?" sorusunu sadece içimize değil, dışımıza da yöneltmemiz gerekir.


Yalnızlık: görünmez emek, görünmez deneyim

Yalnızlık, etrafımızda insan olmamak değildir. Çoğu zaman en derin yalnızlık, kalabalığın içinde, kimsenin gerçekten göremediği yerde yaşanır. Birçok kadının anlattığı yalnızlık budur: bir evin içinde, çocuklar, partner, iş arkadaşları arasında, fakat kimsenin onun gerçekten nasıl hissettiğini sormadığı bir yalnızlık. Yaptığı her şey görünmez, yapmadığı her şey görünür. "Bir ev kadınının ne işi var?" sorusu bile, yapılan emeği yok sayar. Bu yalnızlık kişinin huy meselesi değildir. Bir sistemin adı konmamış yan etkisidir. Terapide ilk kez "kimsenin görmediği bir yükü taşıyorum" diyebildiğinizde bu yalnızlık biraz küçülür. Çünkü ilk kez, birisi onu fark eder.


Aynı şey erkekler için de geçerlidir: "Erkekler konuşmaz, erkekler halleder" diyen bir kültürde büyüyen birçok adam, kendi duygularıyla yalnız bırakılmıştır. Kimse onlara "nasıl hissediyorsun?" sormamıştır; zamanla kendilerine de sormayı bırakmışlardır.


Anlam: size ait mi, yoksa öğretilmiş mi?


"Hayatın anlamı nedir?" sorusu çoğumuza uzak gelir. Ama aslında her gün bir cevabı yaşıyoruz, farkında olsak da olmasak da. Neye zaman ayırıyoruz, kimi önceliklendiriyoruz, hangi başarıyı "başarı" sayıyoruz? İşte bunlar, hayatın anlamını gündelik olarak nasıl tanımladığımızı gösterir.


Sorun şu: birçoğumuz bu tanımı kendimiz yapmadık. Bize öğretildi. Kadın için anlam, genelde iyi bir eş, iyi bir anne, hoş bir insan olmakla özdeşleştirildi. Erkek için anlam ise ekonomik başarı ve "başardı" denilen bir tırmanışa indirgendi. Bu hazır cevaplar o kadar erken ve yüksek sesle söylenir ki, bir süre sonra kendi iç sesimizi bile o cevaplarla karıştırırız. Orta yaşa doğru gelen krizin kaynağı çoğu zaman budur: hayatı hep başkasının tanımına göre yaşayıp, bir gün o tanımı sessizce soran bir sesin fark edilmesi. "Ben bu hayatı mı istiyordum?" Bu soru bir kriz değildir. Araştırma için bir davettir. Anlamı yeniden, bu kez kendi adınıza tanımlamaya davet.


Ölüm: zamanın hatırlatıcısı


Ölüm, en çok susulan konudur. Ama aslında en çok hayatı netleştiren şeydir. Zamanımızın sınırsız olmadığını hatırladığımızda, ertelediklerimiz görünür olur. Memnun etmek için süren bir ilişki, uzun zamandır tek başımıza taşımaya çalıştığımız bir yük, söylenmemiş bir "hayır"; hepsi yeniden anlam kazanır. Bir insanın ölüm üzerine düşünmesi çoğu kez onun "kendisinin olmadığı bir hayat yaşıyor olma" kaygısını tetikler. Çünkü ertelenen genellikle kendimiz olmaktır. O yüzden ölüm sorusu, bize "daha çok başarmak" için değil, "daha çok olmak" için zaman olduğunu hatırlatır.


Özgürlük yine de mümkün, ama nasıl?


Patriyarka içinde özgürlük tam değildir; hepimiz için değildir. Ama bu onun imkansız olduğu anlamına gelmez. Gerçek özgürlük, engelleri yok saymakla değil, onları görüp içinden geçmekle elde edilir. Bazen özgürlük büyük bir karardır: şehir, iş, ilişki değiştirmek gibi. Ama çoğu zaman küçük seçimlerdedir; bir kez hayır demek, bir kez kendi ihtiyacını söylemek, bir kez "ben bunu istemiyorum" diyebilmek... Bu küçük seçimler bir araya geldiğinde, yavaşça size ait bir hayat kurulur.


Son söz

Eğer bu yazıyı okurken bu dört mesele (özgürlük, yalnızlık, anlam, ölüm) içinizde bir yerde ses verdiyse, yalnız değilsiniz. Hepimiz bir yerde bu soruların içinden geçiyoruz. Bunları birlikte konuşmak, daha dürüst bir hayat kurmanın ilk adımı olabilir. Çalışma biçimim hakkında soru sormak ya da bir ön görüşme yapmak isterseniz, iletişime geçebilirsiniz.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page